Güneş her sabah aynı kesinlikle doğuyordu. Ufkun altından yavaşça…

Güneş her sabah aynı kesinlikle doğuyordu. Ufkun altından yavaşça yükselirken, dünya onun gelişine alışmış gibi davranıyordu. Oysa hiçbir şey sıradan değildi. Her doğuş, her ışık zerresi, her sıcaklık dalgası bir kararlılığın sonucuydu. Güneş, gökyüzünü yalnızca aydınlatmıyordu; kendini hatırlatıyordu.

Onun ışığıyla şehirler uyanıyor, ağaçlar nefes alıyor, insanlar gözlerini aralıyordu. Herkes ona bakıyordu ama kimse onu gerçekten görmüyordu. Güneş için bakılmak sıradan bir şeydi. Ama anlaşılmak… o hiç yaşamadığı bir şeydi.

Gecenin başladığı yerde ise Ay vardı.

Ay, karanlığın içinden yavaşça yükselirdi. Güneş’in bıraktığı son ışık izlerini taşır, sanki onları kaybetmemeye çalışır gibi gökyüzüne tutunurdu. Onun ışığı daha yumuşaktı. Keskin değildi, yakıcı değildi. Dokunmak isteyen bir ışıktı ama dokunamayan bir varlığa aitti.

Ay hiçbir zaman kendi başına parlamadığını inkâr etmedi. Ama kimse bilmezdi ki o ışığı sadece yansıtmakla kalmıyor, içinde saklıyordu. Sanki birine ait olan bir şeyi emanet gibi taşıyordu.

Güneş batarken gökyüzünde ince bir renk kalırdı. Turuncu ile mor arasında, adı konulamayan bir geçiş. Ay o anlarda ortaya çıkmaya başlardı. Güneş’in en savunmasız olduğu o kısa anda.

Hiçbir zaman tamamen aynı anda var olamazlardı. Birinin gelişi diğerinin kayboluşuydu. Bu, evrenin koyduğu kesin bir kuraldı. Değişmeyen, esnemeyen bir sınır.

Ama bazen, çok nadir anlarda, bu sınır bulanıklaşırdı.

Gökyüzü alışılmadık bir tona bürünür, ışıklar birbirine karışırdı. Güneş henüz tamamen gitmemişken, Ay kendini saklamayı bırakırdı. O anlarda, dünya tuhaf bir şekilde sessizleşirdi. Kuşlar kararsız kalır, rüzgâr yönünü unuturdu.

Güneş o anlarda daha az yakıcı olurdu. Sanki ışığını bilinçli olarak geri çekiyor gibi… zarar vermemek için.

Ay ise daha parlak olurdu. Normalde olduğundan daha cesur, daha belirgin. Sanki ilk kez gerçekten görünüyormuş gibi.

Ama bu anlar uzun sürmezdi.

Evren, düzenini severdi.

Işık tekrar keskinleşir, gökyüzü kararını verir ve biri mutlaka geri çekilirdi. Güneş yükselirse Ay solardı. Ay kalırsa Güneş yok olurdu.

Ve her seferinde, hiçbir iz bırakmadan ayrılırlardı.

Yine de bir şey değişmişti.

Güneş artık batarken acele etmiyordu. Ufukta biraz daha uzun kalıyor, sanki o ince geçiş anını uzatmaya çalışıyordu. Işığı yumuşamıştı. Eskisi kadar keskin değildi; daha dikkatliydi, daha kontrollü.

Ay ise geceleri daha parlaktı. Eskisinden daha dolu, daha cesur. Karanlığın içinde kaybolmak yerine, varlığını belli ediyordu. Sanki birine görünmek artık onun için yeterliydi.

Aralarında hiçbir kelime geçmedi.

Hiçbir zaman geçmeyecekti.

Ama yine de birbirlerini değiştirdiler.

Güneş’in sıcaklığı biraz daha nazik oldu.

Ay’ın ışığı biraz daha güçlü.

Ve gökyüzü, her gün tekrar eden o sonsuz döngünün içinde, görünmeyen bir hikâyeyi taşımaya devam etti.

Kimsenin duymadığı, kimsenin anlatmadığı ama her akşam ve her sabah yeniden yazılan bir hikâyeyi.

Birbirine dokunamayan iki ışığın, yine de birbirini bırakmayan hikâyesini.

Kaynak: Tumblr

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir