1. Madrid’e Giden YolBenim adım Merve. Türkiye’de doğdum, büyüdüm…

1. Madrid’e Giden Yol

Benim adım Merve. Türkiye’de doğdum, büyüdüm ve mimarlık okudum. İspanya’ya eğitim için gittiğimde bunun hayatımın tamamını değiştireceğini bilmiyordum. Madrid’e ilk vardığımda kendimi aynı anda hem heyecanlı hem de küçücük hissetmiştim. Şehir kalabalık, hızlı ve bana yabancıydı. İspanyolca biliyordum ama bildiğim İspanyolca ile insanların yaşadığı İspanyolca arasında büyük bir fark vardı.

Rodrigo’yla, herkesin ona söylediği adıyla Rodri’yle, Madrid’de tanıştım. İlk konuşmalarımızı İngilizce yaptık. O İspanyoldu, ben Türktüm; ortak ve güvenli alanımız İngilizceydi. Bazen ağzımdan İspanyolca bir kelime kaçıyor, Rodri gülümseyerek düzeltiyordu. Ben de onun İngilizce telaffuzuyla uğraşıyordum. Daha ilk haftalarda birbirimizle rahatça dalga geçebilen iki insana dönüşmüştük.

İlişkimiz başladı, sonra evlenmeye karar verdik ve Madrid’e yerleştik. Evlendikten kısa süre sonra ona bir öneride bulundum.

“İkimizin de sonradan öğrendiği İngilizceyi konuşmayalım,” dedim. “En azından birimizin ana dilini konuşalım.”

Rodri kabul etti. Türkçe bilmediği için doğal olarak İspanyolca konuşmaya başladık. Karar benimdi ama Rodri bu karara benden daha sadık çıktı. Bir kelimeyi bulamadığımda İngilizceye kaçmaya çalışsam bile yüzüme bakıp sakin bir şekilde “İspanyolca” diyordu.

Bir gün on dakika boyunca “zımba” kelimesini hatırlamaya çalıştım. Sonunda dayanamayıp İngilizce “stapler” dedim.

Rodri gözlerini kaldırdı. “İspanyolca.”

“Rodri, zımbadan bahsediyoruz. Uluslararası kriz çıkmadı.”

“İspanyolca.”

Madrid’deki hayatım böyle başladı.

2. Yabancı Bir Şehirde Evli Olmak

Rodri’nin ailesi kalabalıktı. Kardeşleri, kuzenleri, amcaları, teyzeleri ve bitmek bilmeyen aile yemekleri vardı. Çalıştığım mimarlık şirketindeki herkes de İspanyoldu. İspanyolcam hızla ilerledi. İnsanlar beni anlıyor, hatta iyi konuştuğumu söylüyordu.

Yine de bazen yalnız hissediyordum. Sevildiğimi biliyordum ama sevildiğini bilmekle ait hissetmek aynı şey değildi.

Rodri’nin annesi bizi sık sık yemeğe çağırıyordu. Arkadaşları kahve içmek istiyor, komşumuz Dolores beni apartmanda yakaladığı anda en az on dakika konuşuyordu. Tek sorun şuydu: İspanyollar çok hızlı konuşuyordu.

Bir konuşmanın başını anlıyor, ortasını kaçırıyor, sonunu tahmin ediyordum. Çoğu zaman verdiğim tepkiler tamamen özgüven eseriydi.

Bir akşam Rodri, annesiyle ne konuştuğumuzu sordu.

“Bilmiyorum,” dedim.

“Nasıl bilmiyorsun? On beş dakika konuştunuz.”

“İlk iki dakikayı anladım. Sonra hızlandı. Sonra ben gülmeye başladım. O da ben güldükçe anlatmaya devam etti.”

Rodri kahkaha attı. “Hiçbir şey anlamadan mı güldün?”

“Kadın mutlu görünüyordu. Destek oldum.”

Meğer kayınvalidem bana komşunun papağanının kaçtığını anlatıyormuş. Ben ise hikâyenin en trajik yerinde gereğinden fazla neşeli gülmüşüm.

3. Üç Dilde Kavga

Evliliğimizin ilk yılında her şey her zaman iyi değildi. Rodri’yle tartışıyor, küsüyorduk. Bir gün ona fena hâlde küsmüştüm. Üstelik önemli bir mimari proje yetiştirmem gerekiyordu. Kendi kendime karar vermiştim: Rodri ne söylerse söylesin cevap vermeyecektim.

Rodri salonda etrafımda dolaşıp beni kızdırmaya çalıştı. İspanyolca bir cümle söyledi. Duymamış gibi yaptım. Bir süre sonra aynı cümleyi İngilizce söyledi. Daha da sinirlendim ama konuşmadım.

Odaya gitti. Konunun kapandığını düşündüm. İki dakika sonra telefonum titredi. Mesaj Rodri’dendi. Az önce söylediği kavga cümlesini internetten Türkçeye çevirmişti. Çeviri o kadar kötüydü ki ne demek istediğini anlayabilmek için üç kez okumam gerekti.

Ekrana bakarken Rodri kapıda belirdi. Gülmüyordu; kırgın kırgın yüzüme bakıyordu. Amacı beni güldürmek değil, onunla iletişim kurmamı sağlamaktı. Fakat kötü çeviriyi görünce kendimi tutamadım ve kahkahalarla gülmeye başladım.

“Barışmak için benimle bu kadar uğraşmazsın,” dedim, “ama kavga etmek için üç dilde savaş verdin.”

Rodri’nin yüzü yumuşadı. “Barışsaydın iki dil yeterdi.”

O olay yıllarca evliliğimizin en çok anlatılan hikâyelerinden biri oldu.

4. Doktorla Yapılan Küçük Anlaşma

Evliliğimizin üçüncü yılında hamile olduğumu öğrendim. Çok mutluydum ama içimi kemiren şeyler vardı. Çocuğum benim memleketimde büyümeyecekti. Babası İspanyoldu, Madrid’de yaşayacaktı ve çevresindeki herkes İspanyolca konuşacaktı. Ben onun hayatındaki tek Türk olacaktım.

İlk kafama taktığım konu isim oldu. Çocuğumuz zaten İspanyolca konuşacak ve İspanyol soyadı taşıyacaktı. Hiç değilse adı Türkçe olmalıydı.

Bebeğin cinsiyetinin belli olmaya başladığı aylarda doktora tek gittim. Doktor aynı zamanda arkadaşımdı. Ultrasona bakıp henüz kesin olmadığını ama bebeğin kıza benzediğini söyledi.

“Emin misin?” diye sordum.

“Kesin değil ama kız gibi duruyor.”

Eve döndüğümde Rodri’ye hiçbir şey söylemedim. Akşam karşısına oturdum.

“Bebeğimiz kız olursa Türkçe isim koyalım,” dedim. “Erkek olursa İspanyolca.”

Rodri yüzüme baktı. “Neden kız olursa Türkçe olacakmış?”

“Çünkü hep kızım olursa koymak istediğim bir Türkçe isim vardı.”

“Bakarız,” dedi.

Bu cevap beni rahatlatmadı. İki hafta sonra doktora birlikte gidecektik. Arkadaşım olan doktordan Rodri’ye bebeğin erkeğe benzediğini söylemesini istedim. O pek istemedi ama biraz ısrar ettim.

Doktor odasında isteksizce ekrana baktı. “Henüz kesin değil ama erkeğe benziyor.”

Rodri’nin gözlerinde bir parıltı belirdi. Eve döndüğümüzde bana döndü.

“Tamam. Erkek olursa İspanyolca isim, kız olursa Türkçe isim.”

İçimden “Operasyon başarıyla tamamlandı,” dedim.

Fakat birkaç hafta sonra cinsiyeti kesin olarak öğreneceğimiz gün geldiğinde korktum. Ya bebeğim erkekse? Sonra kendime kızdım. Erkek olsa ne olurdu, kız olsa ne olurdu? İsmi Türkçe, İspanyolca, hatta isterse Çince olsun; yeter ki sağlıklı olsun.

Arabada ağlamaya başladım. Rodri panikle “Ne oldu?” diye sordu. Elimi tuttu.

Doktor önce bebeğin sağlığına baktı. Her şey yolundaydı. Sonra ekrana biraz daha dikkatle baktı ve gülümsedi.

“Kız.”

O an dünya durmuş gibiydi. Rodri’ye baktım. Onun da gözleri dolmuştu. İsim tartışmalarını, yaptığım planı ve doktorla kurduğum oyunu unutmuştuk. Bizim bir kızımız olacaktı.

5. Alya Hernandez

“Adı ne olsun?” diye sordu Rodri.

“Alya.”

Kendi kendine tekrarladı. “Alya. Ben de söyleyebiliyorum. Sorun yok. Zaten Hernandez olacak.”

İspanya’da çocukların annelerinin soyadını da alabildiğini biliyordum. Kızımızın benim soyadımı taşıyıp taşımayacağını sordum. Rodri, benim vatandaşlık ve kayıt durumum nedeniyle bunun mümkün olmadığını söyledi. Bir an yine içim burkuldu. Annelerin çocuklarına soyadını vermesini her zaman çok havalı bulmuştum.

Ama kızımın adı Türkçeydi. Alya. O bana yetiyordu.

Kontrollerimi aksatmadım. Hamilelik iyi geçti ve Alya sağlıklı bir bebek olarak doğdu. Alya Hernandez. Çok sofistike adı ve soyadı olan küçücük bir kız.

Onu güle oynaya büyütmeye başladık. İsim için yaptığımız bütün kavgaları unutmuştuk.

6. Tek Türkçe Kaynağı

Alya’yı kucağıma aldığım ilk günden itibaren onunla yalnızca Türkçe konuştum. Çevremizdeki İspanyollar ilk başlarda zorlandı ama çoğu karışmadı. Zaten bebekle en çok vakit geçiren bendim.

Bir yaşına yaklaşırken bazı Türkçe kelimeleri tekrar etmeye başladı. Her kelimede dünyalar benim oluyordu. İspanyolcayı da anlıyordu; babasına, büyükannesine ve çevresindeki insanlara tepki veriyordu. Sokakta, televizyonda ve aile yemeklerinde İspanyolca duyuyordu. Türkçeyi ise yalnızca benden duyuyordu.

Bazen tamamen mantıksız korkulara kapılıyordum.

Bir gün Rodri’ye, “Sence bizim çocuk sıfır dilli olabilir mi?” dedim.

Rodri kahvesini masaya bıraktı. “Merve, sen mimarsın.”

“Evet.”

“Bunu gerçekten ciddi mi soruyorsun?”

“Evet.”

“İki dil duyuyor diye hiçbir dil öğrenmeyeceğini düşündün.”

Başımı salladım.

“Gerçekten anne olmuşsun,” dedi.

Alya üç yaşına geldiğinde korktuğum hiçbir şey olmadı. Türkçeyi de İspanyolcayı da akıcı konuşuyor, ikisini de anlıyordu. Türkçe şarkılar dinletiyor, Türkçe çizgi filmler açıyor ve Türkiye’deki ailemle görüntülü konuşturuyordum. Muhtemelen benim İspanyolca bilmediğimi sanıyordu; çünkü onunla bir kelime bile İspanyolca konuşmamıştım.

7. “Merve!”

Alya’nın tuvalet eğitimi aldığı günlerde unutamayacağımız bir olay yaşandı. O tuvaletteydi, ben mutfaktaydım. İşini bitirdiğinde beni çağırması gerekiyordu.

“Mami!”

Kızımın ağzından “mami” kelimesini duyunca ellerim titredi. Ona benimle Türkçe konuşmazsa cevap vermeyeceğimi söylemiştim. Bekledim.

“Mami!”

Yine cevap vermedim.

“Mami!”

Sabırlı olmaya çalışıyordum. Sonra sustu. Yaklaşık yirmi saniye sonra içeriden ciddi bir ses geldi.

“Merve!”

Kahkahalarla gülmeye başladım ve yanına koştum.

“Tamam,” dedim. “Merve’yi kabul ediyorum. Ama bana anne demelisin.”

O olay yıllarca anlatıldı. Rodri ne zaman benim fazla kuralcı olduğumu düşünse uzaktan “Merve!” diye seslenirdi.

8. Bayram Sofrası ve Kral Felipe

Bir bayram zamanı Rodri’nin ailesinin evinde toplandık. Otuz kişiye yakın insan vardı. Herkes İspanyoldu. Alya’ya büyük ilgi gösteriyor, onunla konuşuyor ve oyun oynuyorlardı.

Ben kuralımı bozmadım. Alya’yla Türkçe konuştum. Bu yöntemimle her zaman gurur duymuyordum. Bazen fazla katı olduğumu biliyordum ama Türkçeyi unutmasından korkuyordum.

O gün birkaç kişi yanıma gelip Alya’nın zorlanıp zorlanmadığını sordu. Onlarla İspanyolca, benimle Türkçe konuşmasının yorucu olabileceğini söylediler. Ben de iki dili de gayet iyi bildiğini anlattım.

Sofrada Alya benden su istedi. Dalgınlıkla İspanyolca söyledi.

“Türkçe söylemelisin,” dedim.

Aileden amcası araya girdi. “Çocuk suyu da mı Türkçe isteyecek?”

“Benden istiyorsa evet, Türkçe isteyecek. Sizden istiyorsa İspanyolca isteyecek. Bunda anlaşılmayacak ne var?”

Ortam buz kesti. Rodri de bana biraz kızgın baktı. Masadan kalkıp içeri gittim. Arkamdan kayınvalidem geldi.

“Merve,” dedi, “Türkçe öğretmene saygı duyuyorum. Güzel bir iş başardığını da görüyorum. Ama hepimiz buradayken bizim yanımızda İspanyolca konuşsanız olmaz mı?”

“Neden?”

“Çünkü sen İspanyolcayı çok iyi biliyorsun. Kızın da İspanyol. Soyadı Hernandez, unuttun mu?”

Kendimi tutamadım. “Kızımla hangi dili konuşacağıma kendim karar veririm.”

Yüzü buz kesti. Artık toparlayamayacağımı düşünüp devam ettim.

“Ben içeride Kral Felipe’yi göremiyorum. Bir gün Kral Felipe de bu sofraya oturursa, söz, o gün Alya’yla İspanyolca konuşurum.”

Kayınvalidem tek kelime etmeden içeri döndü. O gece benimle bir daha konuşmadı.

Yıllar sonra bu cümle aile şakasına dönüştü. Biri fazla önemli davranınca kayınvalidem bile “Abartmayın, içeride Kral Felipe yok,” derdi. Bir zamanlar kırıcı olan bir söz, sonunda aile olduğumuzun kanıtına dönüşmüştü.

9. Fotoğrafın Dışında

Gecenin sonunda kayınvalidem fotoğraf çekilmediğini söyledi. Herkes masanın etrafında toplandı. Alya babasının kucağına oturdu. Kayınvalidem telefonunu bana uzattı.

“Merve, bizim fotoğrafımızı çeker misin?”

Rodri’nin “Merve fotoğrafta olmayacak mı?” demesini bekledim. Demedi.

Fotoğrafı çekmeden önce o aileye baktım. Rodri, kardeşleri, annesi, akrabaları ve benim kızım kadrajdaydı. Alya onların yanında tamamen İspanyol bir çocuk gibi görünüyordu. Ben kameranın arkasındaydım.

Fotoğrafı çektim. Herkes vardı. Ben yoktum.

Beni bilerek mi dışarıda bırakmışlardı, yoksa kimsenin aklına gelmemiş miydi? Hangisinin daha çok canımı acıttığını bilmiyordum.

Gece sonunda gitmek istediğimi söyledim. Rodri içki içmişti, arabayı ben kullanacaktım. Kayınvalidem kalmamız için ısrar etti. Ben ertesi gün işlerim olduğunu söyledim. Sonunda Rodri “Gidelim,” dedi.

Arabada bir süre konuşmadık. Rodri mırıldanarak annesinin bana ne söylediğini sordu. Her şeyi anlattım. Kral Felipe kısmını duyunca güldü. O gülünce ben de rahatladım.

“Ailemizde Kral Felipe yok ama yine de önemli bir aileyiz, değil mi?” dedi.

Güldüm. Fotoğraf konusunu açmadım. Unutmak istiyordum. Belki ileride şaka yollu söylerdim.

10. Türkiye’de Bir Yaz

Bir yaz Alya’yı alıp Türkiye’ye gittim. Rodri’yle aramızda kimseye anlatmadığım bir kırgınlık vardı. Aileme onun çalışması gerektiğini söyledim. Gerçekte ikimiz de birbirimizden biraz uzaklaşmak istiyorduk.

İstanbul’da kuzenim bizi karşıladı. Onun da Alya yaşında Ali adında bir oğlu vardı. Yolda Alya’ya ciddi bir konuşma yaptım.

“Burada benim dışımda kimse İspanyolca bilmiyor. Yalnızca Türkçe konuşacağız, tamam mı?”

Başını sessizce salladı. Her şeyi bu kadar kolay kabul etmesi içimi burktu. Belki gelmek istemiyordu ama ona hiç sormamıştım. “Hayır” cevabından korkmuştum.

Ailem de Rodri’nin ailesi kadar kalabalıktı. Amcamlar, kuzenlerim, çocuklar… Alya ilk başta tutuktu, sonra açıldı. Türkçesini duyduklarında herkes şaşırdı.

“Nasıl iletişim kuracağız diye korkuyorduk,” dediler.

İlk kez emeğimin karşılığını kendi ailemin içinde görüyordum.

Rodri görüntülü arıyordu. Alya babasıyla İspanyolca konuşunca ailem de onun İspanyolcasına şaşırıyordu. Bir gün sahilde bir kadın yanıma gelip kızımın İspanyolcayı nereden öğrendiğini sordu.

“Babası İspanyol. İspanya’da büyüyor,” dedim.

Sonra özellikle sordum: “Türkçeyi nasıl konuşuyor peki?”

“Türkçesi de çok iyi.”

“Evet,” dedim. “Onu da ben öğrettim. Bir şeyi takdir edecekseniz bunu da takdir edin.”

Bir süre sonra Ali, “Merve teyze, Alya İspanyol mu?” diye sordu.

“Babası İspanyol. Ama o yalnızca İspanyol değil. Hem İspanyol hem Türk.”

Bir arkadaşım “Yarı Türk, yarı İspanyol,” dedi.

“Yarı değil,” dedim. “İkisi de tam.”

Bu benim için bir şaka değildi.

11. Özlemek

Bir akşam arkadaşlarımla oturuyordum. Türkçe konuşuyor, Türkçe şakalar yapıyorduk. Bana sürekli Rodri’yi ve yabancı biriyle evli olmanın nasıl olduğunu sordular.

“Diğer evlilikler nasılsa bu da öyle,” diyordum ama bu cevap kimseye yetmiyordu. Onlara üç dilde kavga hikâyesini anlattım. Kayınvalidemle yaşadığım gerilimi de yumuşatarak anlattım.

“İspanya’da tek başıma Büyük Taarruz veriyorum, atalarım gibi,” dedim.

Herkes güldü. Ben de güldüm ama içim biraz sızladı. Rodri’yi özlediğimi söylemiyor, sürekli ondan bahsederek belli ediyordum.

Bir arkadaşım “İspanyol kocan…” diye başlayınca araya girdim.

“Benim sadece bir tane kocam var. İspanyol diye belirtmenize gerek yok.”

O gece fark ettim ki ondan uzaklaşmak için geldiğim yerde bile konuşmalarımın büyük kısmında Rodri vardı.

12. Kaza

Türkiye’deki günlerimizin birinde Alya’yla arabaya bindik. Arabayı ben kullanıyordum. Kaza bir anda oldu. Çok korkutucuydu. Alya’ya fiziksel olarak bir şey olmadı ama ben yaralandım ve hastaneye kaldırıldım.

Alya kazadan sonra içine kapandı. Türkiye’de herkes onunla Türkçe konuşabiliyordu ama onun evi Türkiye değildi. Evi Madrid’di. Babası uzaktaydı ve en yakın olduğu kişi hastane yatağındaydı.

Rodri’ye haber vermemek mümkün değildi. Telefonda iyi olduğumu ve gelmesine gerek olmadığını söyledim.

“Ben geleceğim,” dedi.

Sesindeki paniği daha önce hiç duymamıştım.

Hastane odasında ailem, kuzenlerim ve arkadaşlarım vardı. Alya dalgın bir şekilde oturuyordu. Birden kafasını kaldırdı.

“Baba!” diye çığlık attı.

Rodri’ye koşup kollarına atladı. Sonra ağlayarak bütün kazayı İspanyolca anlatmaya başladı. Oysa ona babasını korkutmamak için bütün ayrıntıları anlatmamasını söylemiştim.

“Arabaya bindik… sonra araba şöyle oldu… annem yaralandı… çok korktum…”

Sözcükler çeşme gibi akıyordu. Rodri onu sıkıca tutuyordu.

Onlara bakarken bir an yine o aile fotoğrafının dışındaymışım gibi hissettim. Yanımdaki kuzenime fısıldadım.

“Alya yine İspanyol oldu.”

Kuzenim güldü. Ben de istemeden gülümsedim.

13. Sessiz Barışma

Rodri hastaneye tek gelmemişti. İki erkek kardeşi ve onların eşleri de yanındaydı. Rodri Alya’yla o kadar meşguldü ki önce kardeşleri yanıma gelip sarıldı.

Alya’nın amcalarından biri onu çağırdı. “Beni özlemedin mi?”

Alya babasına kararsız baktı. Rodri gülümsedi. “Hadi amcanın yanına git.”

Alya uzaklaşınca bir anda hem ben hem Rodri yalnız kaldık. Rodri yavaşça yanıma geldi ve oturdu. Elini saçlarıma götürüp kulağımın arkasına itti. Yanağımdan öptü.

“Nasılsın?”

“İyiyim.”

“Alya bana her şeyi anlattı.”

“Duydum. Seni görünce yine İspanyol’a bağladı.”

Hafifçe güldük. Bir süre sonra bana sarıldı.

“Beni affedebildin mi?” diye sordu.

“Bilmiyorum,” dedim.

Beni ikna etmeye çalışmadı. Sonra yavaşça konuştu.

“Sizi özledim. Sizi Madrid’e geri götürmek istiyorum. Ailemle yeniden kavuşmak istiyorum.”

Ağlamaya başladım. Rodri beni daha sıkı tuttu.

“Türkçe konuşmak istiyorsan konuş,” dedi. “Ben de öğrenmeye çalışırım. Ama bunu birlikte yapalım.”

Gözlerim hâlâ yaşlıyken gülümsedim. Ben gülünce o da güldü. Tekrar sarıldık.

Daha fazla konuşmadık. Sonra günlük şeylerden söz etmeye başladık. Bazı evlilikler uzun yüzleşmelerle değil, bir sarılma ve ertesi gün konuşulan sıradan şeylerle iyileşiyordu.

14. Üç Dil, İki Aile

Sonraki günlerde Türk ve İspanyol aileleri aynı ortamda vakit geçirdi. İngilizce bilenler çevirmen oldu. Bilmeyenler el işaretleriyle anlaşmaya çalıştı. Bazen biri yanlış çeviri yaptı, bazen herkes aynı anda farklı bir dilde konuştu.

Annem Rodri’nin kardeşine börek uzatıp bir tabak daha almasını söyledi. Kuzenim bunu İngilizceye “Çok zayıfsın, daha çok yemelisin,” diye çevirdi. Rodri’nin kardeşi üçüncü tabağını aldı.

Merve’nin amcası “Gracias” diyor, Rodri’nin kardeşi “Çay çok güzel” diye cevap veriyordu. Kimse tam olarak aynı dili konuşmuyordu ama herkes birbirini anlamaya çalışıyordu.

Türkiye’den ayrılırken amcama, kuzenlerime ve ailemin her üyesine tek tek sarıldım.

“Daha sık geleceğim,” dedim. “Ama siz de gelin.”

Alya, Ali’ye sarılıp Madrid’e gelmesini istedi. Ali hiç düşünmeden “Gelirim,” dedi.

Arabaya binmeden önce aileme son kez baktım. İlk defa iki ülke arasında bölünmüş değil, iki evi olan biri gibi hissettim.

15. Madrid’de Hayat Yeniden

Madrid’e döndükten sonra hayat günlük ritmine kavuştu. Rodri Türkçe öğrenmeye büyük bir hevesle başladı. Eve bir çalışma kitabıyla geldi.

“Bu kez gerçekten öğreneceğim,” dedi.

İlk gün yarım saat çalıştı. İkinci gün yirmi dakika. Üçüncü gün “Beynim yoruldu,” dedi. Dördüncü gün kitap sehpanın üzerinde kaldı. Bir hafta sonra kitabın üzerine kahve kupamı koymuştum.

Rodri itiraz etti. “Ben hâlâ Türkçe öğreniyorum.”

“Evet,” dedim. “Kitap kendi kendine öğreniyor.”

Bir süre sonra hevesi kayboldu ve Türkçeyi yine benimle Alya’ya bıraktı. Arada birkaç kelime söylüyor, telaffuzu bozulunca Alya düzeltiyordu.

Evde küçük ritüellerimiz vardı. Ben işe giderken Rodri’yi mutlaka öperdim. Eve geldiğimde de ilk işim buydu. Aramız kötü olsa bile bu değişmezdi. Bir sabah onu öpmeden hazırlanıp çıktığımda arkamdan seslendi.

“Bugün sabah öpücüğüm nerede?”

“Dün benimle tartıştın.”

“Öpücük ayrı, tartışma ayrı.”

Bazen onu öperek uyandırırdım. Bunu o da severdi. Bir sabah yapmadığımda nedenini soracak kadar bu alışkanlığa bağlanmıştı. Biz büyük aşk cümleleri kuran bir çift değildik; sevgimizi küçük dokunuşlar ve tekrar eden ritüellerle anlatıyorduk.

Alya büyüdükçe evin küçük tercümanına dönüştü. Bazen bilerek yanlış çeviri yapıyordu.

Rodri bir gün “Annen bugün çok güzel olmuş,” dedi.

Alya bana dönüp “Babam saçını kestirmeni söylüyor,” dedi.

Rodri şaşkınlıkla ona baktı. Alya gülmeye başlayınca oyun ortaya çıktı.

16. Kuralın Bittiği Gün

Yıllar geçti. Alya’nın Türkçesi artık yalnızca benim verdiğim bir ders değildi. Türkiye’ye gittiğinde kuzenleriyle saatlerce konuşuyor, ailemle şakalaşıyor ve Türkçe kitaplar okuyordu. Türkçe artık kaybolacak kadar kırılgan değildi.

Bir gün yine Rodri’nin ailesiyle büyük bir sofradaydık. Alya heyecanla bana İspanyolca bir şey söyledi. Masadaki birkaç kişi istemsizce sustu. Yıllardır ne diyeceğimi biliyorlardı.

Eskiden olsa “Türkçe söyle,” derdim.

Bu kez İspanyolca cevap verdim.

Alya şaşırdı. “Anne, bana kızmadın.”

Gülümsedim. “Artık gerek yok.”

Kayınvalidem bozuk Türkçesiyle araya girdi. “Alya, annen doğru.”

Herkes güldü. Sonra kayınvalidem etrafa bakıp yıllardır aile şakasına dönüşmüş cümleyi söyledi.

“Zaten içeride Kral Felipe de yok.”

Masada kahkahalar yükseldi.

İlk aile yemeğinde kendimi yalnız hissediyordum. Yıllar sonra aynı sofrada Türkçe, İspanyolca ve kahkahalar birlikte dolaşıyordu. Ben Türkçeden vazgeçmemiştim. Yalnızca artık onu kaybetmekten korkmuyordum.

Kaynak: Tumblr

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir